Bence sıkı bir ders lazım.
İngiliz şımarıklığı yapan bir Türk annenin çocuğundan söz ediyoruz. Gerçi annenin de Türklüğü pek kalmamış ama... “Benim oğlum iki isimli; Kazım Kazım” dememiş miydi yarım yamalak Türkçe’siyle...
Dede anlatıyor, Kazım kulağında kulaklık, MP3 takılmış müziğe...
“Anlat dede anlat” gibilerden... Bir el hareketi yok, aşağıya doğru...
Gelmiş geçmiş kaç takımda forma giydiyse bu Kazım, Colin mi, Kazım Kazım mı, her neyse; bu kadar şaşayı görmemiştir inanın.
Veled! İyi topçu da ya o şımarıklık.
Forma yere ha... Adamı yerler Kazım Efendi.
Bir ara çok beğendiğim Tomas yapmıştı bu hareketi, almıştı soluğu dışlanmakta... Sonra gidip en önemli rakibi Fener'e kan kusturmadı mı?
Ama Fenerbahçe duruşuydu bu, hiç önemli değil. Bu Kazım'a ya terbiye verin, ya da verin.
Fenerbahçe'nin nasıl bir kulüp olduğunu öğretin. Ha satmayın da... Bırakın kenar mahallede otursun kuzu kuzu... Akıllan Coca Cola çocuğu!
***
CAD CAD NECAD!
Bizim Nejad geldi aklıma! Yemek yerken, durduk yerde delilenir, kafasına ya yoğurt kasesini ya da su şişesini boca ederdi.
Sıkı bir elektrik mühendisiydi.
Nerdeeen, nereye...
Türkiye'nin gözü aydın, yurduma güller yağdı sanki!
İranlı Ahmedinejad huzur buyurdular ülkemize... İş gezisi adı.
Bizim mollalar ayakta, Allah'ın evinde ellerinde cep telefonları fotoğraf çekmekteler.
Ahmedinejad gelmeden tavrı geldi bir de; “Anıtkabir falan yok...”
Bizden de 'TIK' yok.
Neden diye ne soran var, ne de bence duyan.
Adam; “Gitmeyeceğim!” dedi.
Eeee haklı... Bizim önderimizin yaptıkları ile tamamen zıt kardeşim, neden gitsin, oruç bozmuş gibi olur alimallah.
Bizden de; “Yok yapamazsın, beni tanıyorsan Atamı da tanıyacaksın” denmezse gitmez.
Pardon Ata'nın verdiği huzurla büyüyenler bile tanımazken, Allah'ın İranlısı ne tanısın yani.
Sonra? İstanbul, İstanbul olalı böyle eziyet görmedi zatı muhterem teşrif edince...
Felç ki ne kelime... Şehr-i İstanbul'da sanırsınız sayım var.
Yollar mafiş... Sonra Ahmedinejad efendiyi Çırağan Sarayı'nda ağırlama... Sohbet, muhabbet.
Adam öğreniyor yolların kesildiğini...
“Ben olsam Tahran'da böyle bir şeye izin vermezdim.”
İnanın sevdim adamı. Geldi tavrını koydu, bizi iki paralık etti, salladı koydu kenara...
Dedim ya, İstanbul'un, İstanbul halkının çektiği eziyet onu da üzmüş. Ya bizimkiler. Öyle pişkinler ki; “Aldığımız istihbaratlar gereği efendim.” diyerek ve sırıtarak açıklama... Tedbir efendim, tedbir...
Tamam, anladık da Bu Cad Cad Necad'ın geleceği daha önceden belli değil miydi? Hangi çağdayız beyim? Yapsana TV'lerle, gazetelerle açıklama... Anlatsana vatandaşına... Yok ya, ne gerek var ki!
Onlar har şeye alışırlar. Son tahlil de İran'ın ağası bir ders verdi ki...
Kızamadık adama... Özür de diledi. Olmuşken bir de bizimkileri bir haşlasaydı; “Siz neden yolları kestiniz kardeşim?” diye...
Bir ülke bu kadar aciz durumda bırakılmaz. Bir ülke bu kadar istikrarsız olamaz.
“Beni tanıyorsan, benim Atamı da tanıyacaksın” diyemeyip, vatandaşıma kan kusturan bir yönetim modeli de işte benim ülkemde...
Vehbi DİNÇCAN
Bu bölümde yer alan yazıların ve fotoğrafların tüm sorumluluğu, yazarın kendisine aittir.
|
|
Bırakılan yorumların tüm sorumluluğu yazan kişiye aittir.
Henüz Yorum Yapılmamış
|
|